DİLHUN Unutmak… Sonra seni sen yapan şeyleri de unutursun bazen. Yanındakilerini , takvim yapraklarını , nefret etmeyi… Bütün bunların hepsini yetirirsin bazen istesende istemesen de. Bir şeyler yine değişmez , sonra sende unutmaya başlarsın ve sonrada sensiz devam eden sana bile yetişirsin. Sonra her şey yine devam eder . Bir şeyler zaten hep devam eder. Hatırlamak istersen hatırlarsın çünkü; sen fazlasıyla hatırlanmış bir gecenin sabahı gibisindir. Bu yüzden baş ağrıtır zaten. Hayatın özeti bu galiba insanların ölümleri kadar acı ve haksızlık , öksüz ve yetim kalmak kadar acı ve savaşlar gibi eğreti…Eski kelimeler sanki ya aşırı üzüntü yada mutluluğu simgeliyor gibi gelir bana . “Dilhun” kelimesi de okuduğumuzda zihnimizde ilk olarak zihnimizde hüznü canlandırmıyor mu? Yakıp yıktığımız kelimeleri birleştirmeye çalışmakta zorlanıyoruz. Dilimizin ucu pişmanlıklarımız ile dolu. Her şey tam rayına girecek diyoruz ama söyleyemiyoruz. Treni de çoktan kaçırmışız. Tren uzaklaştı ama arkasında koşacak mecalimiz bile yok. Hayat , bazıları için gerçekten çok zor. Hiçbirimiz gerçekten kolay yaşamıyoruz. Ölümler , yoksulluklar , hastalıklar , gurbetler ve bitmek bilmeyen kavgalar içinde çürüttük ömrümüzü. Bir terk edilişle başlanıyor her şeye. Nefes alsanız işitilir. Sükûnet içinde kalırsınız birden bire. Evren ilk defa sizin için dönmeye başlar. Nehirler o sükûnetin içinde akmaya başlar. Yapraklar ilk kez kıpırdar. Hepsini ilk kez görüyorsunuz. Allah’ın nuru ile nurlanmış bütün kâinat evrene melekler indi dersiniz. Karşısında durduğunuz kırmızı güle bile cennetten gelme sanırsınız. Bütün kötülükler yıkandı , herkesten helallik alındı. Kimseye dargın değilsiniz , zaten olsaydınız bile o an barışırdınız. Nazan Bekiroğlu’nun dediği gibi ; “ İnsan en sevdiklerini gömemezse başına bir kara taş dikemezse kimsesiz kalıyormuş. İnsan en sevdiğini gömemezse her gün umut ediyormuş. Ölüsünün üzerine toprak atmadan dirinin acısı sönmüyormuş.” Boğazın esintisi keşke içimizde dönüp duran vesveseleri de akıntıya katıp götürebilseydi. Erguvanların her bir yanı kendi rengine çevirmesi sadece birkaç dakikalığına yüzümüzü gülümsetip dikkatimizi dağıtabilseydi. Sözün içindeki diri canları duymayan birçok insan var. Söyleyemediğimiz bir çok şey vardır dil lal olur susar. Dışarıdan güçlü durmaya çalışıyoruz ama…Ama içimiz paramparça. Sanki dünyada yapayalnızız . Yorganı başımızın üstüne kadar çekip kimse sesimizi duymasın diye sessizce ağlarız. Bazen kendimizi şöyle avuturuz ; Hiç kimse karşımıza boşuna çıkmaz ya bir dost olurlar yada bir ders olurlar bize. Gerçek dostları tanıyabilmemizi sağlayan da o insanlardır aslında. Bir yerde de teşekkür edip onları geride bırakabilmemiz gerekiyor. Tabii ki bizimde insan olarak hatalarımız olabilir. Ki olmuştur , yada olucaktır. Çok kendinden emin , ne istediğini bilen , güçlü , özgüveni yüksek ama duygusal insanlar görürüz ve çok mutludurlar hallerinden. Hiç merak etmeyin , gerçekten hani söylenir ya acı insanı olgunlaştırır. İşte o tatlıya varabilmek için belki de hepimizin geçmesi gereken yollardan biridir mutluluk. Hayatınız boyunca her zaman şükür edin. Çünkü şükür etmeyen kul her zaman gafildir. Hep mücadele edelim. Karşılaştığımız zorluklar olmadı mı , oldu üzüldüğümüz anlar oldu mu , oldu. Ama bu üzüntülerimiz asla bir isyana dönüşmesin sevgili dostlarım. Tıpkı “ Bir gülün dikene dönüşmesi gibi.” Gece ağlayıp gündüz gülen diye tarif edilmiştir doğru insan. Ağlamasını bilmeyen gülmeyi ne bilsin. Esasen örnek insan dilhun olurken yüzü gülen diye tarif edilmiştir. Öyle ki hüzün galiptir. Lakin yüzden tebessüm gözlerinden de iki damla yaş ve yine tebessüm eksik olmaz. Oysa en yumuşak olan en naif en kırılgan ve en dilhun olan en güçlü olanıdır aslında. Mesela “SU” yumuşacıktır. Bir rengi , şekli şemali yoktur. Köşeli değildir. Döktüğün her delikten içeri girer. Isınır buharlaşır. Soğutursun donar ama niteliği değişmez. Biz onu bükemeyiz. Kurşunlarla vursak ta ona bir tesir icra etmez. Oysaki o bize her şeyi yapar. Varlığıyla hayattır , yokluğuyla ölüm. Velhasıl onun yumuşaklığı zaafına değil kuvvetine delalet eder. O kadar dilhunuz ki umut etmekten bile korkuyoruz. Oysaki insanı hayatta tutan tek şey umuttur. Umuyoruz , çünkü bir şeyleri daha iyi olacağını hayal ediyoruz. Korkuyoruz , hemde çok . Umudun özünde hayal vardır . Tıpkı bir insanın hayal kırıklığına uğraması gibi. Kendi saf dünyasında geleceğe dair umutlarla bakarak. Ve o kadar dilhunuz ki yıllar geçiyor zaman evriliyor , yıllar geçiyor ömürde geçiyor. Hepimiz gençliğe yabancı olmuşuz. Uzaklaşmışız özümüzden resmen kendi benliğimizi kaybetmişiz. Uzaklaşmışız dağ ve ovalardan peki ya neden ağlar gönlümüz , neden ağlar ? Avazımız çıktığı kadar susuyoruz. Biliyoruz. Ve buluyoruz yerli yersiz kanayan yaralarımızı. Anlatmak için bir şeyleri burnumuzun ucundakini küçülterek göstermek için , belki de tozu dumana katıp avucumuzun içine bırakıyoruz. Ve o dünyamız cehennemden bozma bir cennete dönüşüyor. Kimileri acıya belli evreler koyar. Misal “ huzursuzluk , yalnızlık , nefret gibi “ . İşte bütün bunlar birbirini takip eden silsileler halindedir. Oysa bütün bunlara bakılacak olunursa hepsi aynı çatı altında toplanıyor. İnsan nefret ettiğinde çok huzursuz olur . İnsan kendisini sevmeli ayna ayna karşısına geçip güzel olduğunu vurgulamalı , vurgulamalı ki sürekli duygularının erimekte olan bedenine yaptığı baskının neticesini görmelidir. Yaklaşsanız suç , yaklaşmazssanız suç . Kalsanız olmuyor , gitmeye kalkışsanızda dolanıyor ayaklarınıza ve düşüyorsunuz. İncitmişler sizi , kırmışlar kanatlarınızı . Parçalamışlar kalbinizi. Acıtmışlar içinizi . Ama bakın nasıl da ayaktasınız. Şimdi geçin aynanın karşısına ve teşekkür edin kendinize. Ve birde özür dileyin kendinizden. Kendinize bunları yaşattığınız için… Biliyorum yine olsa yine yapardınız , belki de kıysalar da size siz yapamazdınız. Sevgili dostlarım bundan sonra kimse canınızı acıtmasın . İçiniz dilhun olmasın! İzin vermeyin. Ağlamak istiyorsunuz sürekli sanki ağlasanız her şey geçicek gibi. Öyle bir muammaki hüzün sıkışmış ruhlarımıza. Sessizlik acılarımızla sarhoş olmuş , sözlerimiz kursağımızda gün yüzü görmemiş. Avuçlarımızda birikmiş bütün yalnızlıklar , acılar, vuslatlar , nefretler … Ruhumuz paramparça ve ruhumuz direnişte. Hiçbir acımız hiçbir acımıza denk düşmüyor. Zamanı durduramıyoruz. Yelkovan ve akrep o kadar aceleciki. Hızlı hızlı dönmeye devam ediyor. Ardı ardına geçiyor günler geceler. Bir kuş kanat çırpsa sanki sokaklar başımıza yıkılıyor. Zifiri karanlığa esir olduk , hepimiz. Sokaklar ve caddeler vefasız bir ışığın seveninizin kalbini yerinden söküp atmasına şahit oldu. İçimiz ezilirken sözlerimizin ağırlığıyla dik de duramıyoruz zamanın karşısında . “ Unutmak aldanmak tır bazen … İnsan bu dünyada en çok kendini aldatır zaten..

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s